left DivX Sinema Forum logo_right

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )

Sinema Filmleri

Fight Club (1999) - Dövüş Kulübü

4 Sayfa V  1 2 3 > »   
Konuya Cevap EkleYeni Konu Baslat
left > Fight Club (1999) - Dövüş Kulübü, Her Şey Acıdır seperator Ayarlar V right
judass
mesaj Mar 28 2010, 12:55:29 AM
İleti #1


s u z
Group Icon

Grup: Sinefil
İleti: 1,150
Katılım: 29-November 08
Üye No.: 63,709



forum resmi


Her şey acıdır. Budha

Daha ilk dakikadan itibaren seyircinin zihnini allak bullak etmeye başlayacak olan ve ağzına bir silah sokulu vaziyette bir sandalyede çaresiz bir şekilde otururken gördüğümüz anlatıcı (E.Norton) ‘’Herkes Tyler Durden’ı (B.Pitt) tanıyor musun diye sorup duruyor’’ sözleriyle filmi anlatmaya başlıyor. Filmin kahramanının ‘’anlatıcı’’ olarak isimlendirilmesiyle seyircinin kendini olayların bütünüyle dışında konumlandırarak yalnızca ‘’izleyici’’ olarak kalması hedeflenmiş olabilir. Örnek olması bakımından BBC belgesellerini hatırlayalım; değil düşünebilmeyi hayallerimizde bile canlandıramadığımız şeyleri bize anlatmasına ve göstermesine karşın yalnızca ‘’izleriz.’’ BBC belgeselleri sorgulayıcı bir tavır almak yerine açıklayıcı, bilgilendirici olmayı seçmiştir. Mükemmel görsellikler, muhteşem çekimler, muazzam bir kendini adamışlık ve özenli bir anlatım eşliğinde güneş sistemi, gezegenimiz ve insan yaşamı ile ilgili, işimize yarayacak yaramayacak bir sürü şey öğreniriz ancak tüm bunlar üzerimizde kolay kolay dönüştürücü etki yapmazlar, yalnızca öğreniriz. Teknik anlamda hiçbir şekilde kıyaslanamayacak olan Earthlings (2003) ise seyirci üzerinde çok daha fazla dönüştürücü etki yapar. Filmin son karesindeki görüntü bu fikir bağlamında yorumlanabilir mi? – Fight Club, yalnızca bir filmdir-

İkinci tez olarak da kahramana ‘’kişisel’’ bir isim vermek yerine ‘’anonim’’ bırakarak herkesin kendisinden bir şeyler bulması amaçlanmış olabilir. Filmimizde –ve tüm sinema sanatında-anlatıcının ‘’maskesi’’ temsil ettiği kahramanın gerçek görünüşü olarak saygı görür ve algılanır. Herkes bunun bir film ve rol olduğunu bilse de, oyuncu film boyunca kahraman ile özdeşleştirilir hatta oyuncu yalnızca kahramanı temsil etmemektedir, o aynı zamanda kahramandır da. Görüntünün, maskeden, kahramana ait olmasından ve insandan oluştuğu gerçeği unutulur ve hiçbir uyarı olmaksızın olayın hem izleyicilerin hem aktörün duygularına tam etki etmesi sağlanır. Yani, olağan tensel dünyanın mantığından, şeylerin farklı olduğu oyunumsu sinema evrenine, şeylerin canlı varlıklar gibi yaşandığı, 'inandırma' ve 'sanki' mantığının gerçek mantık sayıldığı bir evrene geçilir. Böylece ismi olmayan kahramanın seyirciyle bütünleşmesi sağlanmış olur. Filmin son karesindeki görüntü bu fikir bağlamında yorumlanabilir mi? –Fight Club, yalnızca bir film değildir-

Ne yazarsak yazalım ne okursak okuyalım filmden etkilenmemiz için her şeyi bilmemize gerek olmadığını ancak bilmenin de pek bir zararı olmayacağını düşünüyorum ve Budha’nın anlattığı, zehirli okla vurulan bir adamın öyküsüyle devam etmek istiyorum. ‘’Dostları ve akrabaları bir cerrah getirir ama adam haykırır. ‘’Bana bu oku kimin attığını, beni bir kşatriyanın mı yoksa bir brahmanın mı vurduğunu, ailesinin kimler olduğunu, kendisinin büyük mü, küçük mü yoksa orta boylu mu olduğunu, hangi köyden veya kentten olduğunu, bu okun hangi tür yayla atıldığını, yayda nasıl bir kiriş kullanıldığını, oka ne tür tüy takıldığını, okun temreninin ne şekilde yapıldığını öğrenmeden bu okun çıkartılmasına izin vermem. ’’ Kutlu Kişi (Budha), bu adam bu şeyleri bilmeden ölüyordu diye devam eder tıpkı şu ya da bu felsefi sorunu çözmeden kutsiyet yoluna girmeyi reddeden kişi gibi.’’ Şu anda yazıyı okumayı bırakıp, arkaya yaslanarak filmi izlemek isteyenlere iyi seyirler dilerim.

Fight Club yıllar içinde çeşitli okumalara tabi tutulmuş, çok yetkin kalemlerden farklı bakış açıları içeren incelemeler yazılmıştır. Genel olarak C.G.Jung’un kuramları doğrultusunda ve efsane yönetmen Ingmar Bergman’ın Persona (1966) filmi ile mukayeseli incelemeler –her ne kadar mukayeseli demek pek doğru bir ifade şekli olmasa da- çokça olduğundan bu yazıda onlara yeniden değinmek gereksiz olacaktır. Ancak anlatıcı, Tyler Durden ve Marla Singer üçlüsünün persona-gölge ve anima olarak çözümlenmesinin işimizi kolaylaştıracağını ve aynı yoldan biraz yürüyerek farklı yerlere gidebileceğimizi söyleyebilir miyim, bilemiyorum.


Persona kelime anlamıyla, tiyatro oyuncularının çeşitli rolleri canlandırırken taktıkları maske anlamına gelmektedir. Jung’un kurucusu olduğu analitik psikolojide ise, insanın kendisi olmayan bir karakteri yaşayabilmesi için takındığı kimlik olarak tanımlanmıştır. Bir insanın birden fazla maskesinin olabileceği, çeşitli ortamlarda işine yarayacak olanı kullanabileceği ancak kişinin kendini oynadığı role kaptırması veya egosunu rollerden birisiyle özdeşleştirmesi durumunda kişiliğin kalan bölümlerinin bir yana itileceği ve persona’nın egemenliği altına giren kişinin kendine yabancılaşmaktan kaçınamayacağını iddia etmişlerdir. Persona toplumsal sınıf, iş, kültür, ulusal değerler vb. tarafından koşullandırılır. Persona’sının etkisinden kurtulamayan kişi toplumun bir yansımasından öteye gidemez.

Filmimizde de anlatıcı bu koşullandırıcı ve sınırlayıcı etmenlerin ağırlığını hisseder, toplum içinde sıkışmıştır ancak bunun ‘’gerekli olduğu’’ düşüncesiyle kimliğini persona ile özdeşleştirir ve kendine yabancılaşmaya başlar. Burada da gölge (Tyler Durden) ve anima (Marla Singer) karakterleri kontrolü ele geçirmeye başlarlar. ‘’Tibet felsefesine göre hepimiz ölüyoruz’’ sözleriyle klasik Uzak Doğu felsefesine göz kırpan anlatıcı karakterinin yorumlanmasını buna göre yapmak niyetindeyim.

forum resmi


Ağzında bir silah namlusu bulunan anlatıcı patlayıcı, sevgi, incinme, devrim, Bob, testis kanseri gibi pek çok konuda daldan dala atlayarak seyirciyi bombardımana tuttuktan sonra kafalarımızın karıştığını anlayarak her şeyi ‘’daha geriden anlatmaya’’ başlıyor. Bir araba şirketinde uzman olarak çalıştığını ve uykusuzluk (insomnia) derdinden mustarip olduğunu öğreniriz ‘’Uyuyamıyordum, uyuyamıyordum, uyuyamıyordum.’’ ‘’Acı çekiyorum’’ diyen anlatıcı, ‘’Bana acıdan bahsetme, gerçek acıyı görmek istiyorsan testis kanseri olan adamları görmelisin’’ diyen ve ilaç yazmak yerine doğal bir uykuya ihtiyacı olduğunu söyleyen doktorun tavsiyesi üzerine terapi gruplarına katılmaya başlar. Kanser olmamasına, ölümcül ve korkutucu hiçbir hastalığı bulunmamasına karşı terapi gruplarına katılması hayatının dönüm noktasını oluşturur.

Dünyevi şeylere bağımlı hale gelerek, kendi yanılsamalarının ve isteklerinin tutsağı olmuş olan anlatıcı içine düştüğü korkunç ağın içinden çıkamamaktadır. ‘’Birçok kişi gibi ben de Ikea yataklarının kölesi olmuştum’’ diyen gözleri bağlı anlatıcı ‘’Erika Pekkari halılarından sipariş etmeyi, Yin Yang desenli kahve masası gibi güzel bir şey gördüğümde onu almak zorunda olduğunu’’ düşünmektedir. ‘’Klipsk özel ev ofisi ünitesi. Hovetreck ev egzersiz bisikleti. Ya da yeşil çizgili bir Ohmashab koltuğu. Hatta klorlanmamış kâğıttan yapılmış dostu Ryslampa abajurları. Katalogları elimden düşürmez ne tip bir yemek seti kişiliğimi yansıtır diye düşünürdüm. Hepsini almıştım. Hatta yerliler tarafından alın teri dökerek yapıldığı anlaşılsın diye içinde minik baloncuklar ve hatalar bulunan cam tabaklarım bile vardı. Eski pornografik dergilerin yerini artık Horchow koleksiyonu almıştı.’’ Anlatıcı benliğini arama, aklını kullanma ve özgürleşme yerine tüketim, dünyevi hırsların peşinde koşma ve maddi şeylerle ilgilenmekte kısaca içine sıkıştığı yerden çıkamamaktadır. Tüketim toplumunda imaj her şeydir ve niçin değil neyi tükettiğin önemlidir. ‘’Sahip olduğun şeyler sonunda seni ele geçiriyor.’’ Giydiği elbisenin markasının kişiliğini yansıttığını düşünmek bir yanılsamadır. Toplumun koşullandırmalarıyla başa çıkmak yerine onları içselleştirmektedir.

‘’Kim olduğunuzu ne işiniz belirler ne de bankada ne kadar paranız olduğu. Ne bindiğiniz araba ne de cüzdanınızın içindekiler. Siz iç çamaşırı değilsiniz. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıp ihtiyaç duymadığımız şeyler alıyoruz. Ne bir amacımız var ne de bir yerimiz.’’

Anlatıcının gittiği sağaltım (terapi) grupları, gerçek varlığın (brahman-atman) bilincine varmak, kölelikten, kendi yanılsamalarının tutsağı olmaktan ve dünyevi şeylere bağımlılıktan kurtularak gerçek varlığını tanımak ve sandığı gibi başıboş bir serseri olmadığını anlamak amacıyla yapılan meditasyon-yoga teknikleriyle yorumlanabilir. ‘’Ve sonra bir şey oldu. Kendimi bıraktım. Ağlamak çok iyidir. Her şeyi unuttum. Karanlık ve sessizlikle bütün oldum. Özgürlüğü buldum. Sonra bebekler gibi uyudum’’ sözleriyle tekniklerin işe yaramaya başladığını anlarız. Ancak toplumsal koşullandırmaların etkisinden tam anlamıyla kurtulamadığı, alıştığı düzenin bozulmasını istemediği için anima arketipi olan Marla Singer anlatıcıyı rahatsız eder. Teknikler bir işe yaramamaya başlar.

Terapilere katılmasına karşın anlatıcı toplum ile olan bağını koparmakta kararsız davranınca devreye Tyler Durden karakteri girer ve anlatıcıyı daha üst seviyelere taşımak ve kimliği ele geçirebilmek için harekete geçer. Anlatıcının çantası uçakta kaybolur ve evi içindeki tüm eşyalarıyla birlikte havaya uçar.

QUOTE
Özgürleşmemizi engelleyen şey hiçbir çaba harcamadan özgür olduğumuz kuruntusudur (Maublanc)


Hint düşüncesinde gözleri bağlı halde yaşadığı yerden uzağa götürülüp ıssız bir yerde terk edilen adamdan söz edilir. Adamın gözleri yanılsama bağıyla örtülüdür ve karısı, oğlu, dostu, sürüleri kısacası pek çok şey için duyduğu isteğin tutsağıdır. ‘’Ben şunun oğluyum, ben mutluyum veya mutsuzum, ben akıllıyım ve aptalım, ben dindarım. Nasıl yaşamalıyım? Selametim nerde?’’

Budha ‘’Her şey acıdır, her şey geçicidir’’ diye ilan etmiştir. Evrensel acının keşfedilmesi kötümserliğe yol açmaz. Tam tersine acının bir varoluş yasası olarak ilan edilmesi, selametin olmazsa olmaz koşulu diye kabul edilebilir ve öğretiler ve spekülasyonlar, meditasyon yöntemleri ve soteriyolojik (selamet öğretileri) teknikler varlık nedenlerini bu evrensel acıda bulur çünkü insanı acıdan kurtardıkları oranda değer kazanırlar. O halde bu evrensel acı olumlu, harekete geçirici bir değer içermektedir. Dünyadan elini eteğini çekmek, malından, mülkünden ve hırslarından arınmak, köklü bir inzivaya çekilmek... Anlatıcının inisiyasyon sürecinde yaşadığı ev öyle bir yerdir. Toplumdan ve yaşayan dünyadan olabildiğince uzakta, çevresinde hiçbir yerleşimin olmadığı, zorunlu ihtiyaçlar dışında hiçbir şey barındırmayan bir evdir. Ve meditasyon sürecindeki adamımız benliğini tanıdıkça dünyevi hayattan elini eteğini çekmeye başlamıştır.

‘’Dövüşten sonra hayatımdaki her şeyin önemi azaldı. İlk ayın sonunda artık televizyonu özlemez olmuştum.’’

Bütün Hint felsefesinin ve meditasyon tekniklerinin amacı acıdan kurtulmaktır. İnsanın selametine hizmet etmeyen hiçbir ilmin değeri yoktur. Selamet, insanlık halinin aşılmasını gerektirir. Hint literatüründe insanlık halini ifade etmek için bağlanma, zincirlenme, tutsaklık veya unutma, sarhoşluk, uyku, bilisizlik imgeleri aynı anda kullanılır ve insanlık halinin yok oluşunu yani aşılmasını, özgürlüğü, kurtuluşu ifade etmek için ise tam tersine bağlardan kurtulma ve perdenin yırtılması veya uyanma imgelerine başvurulur. Anlatıcı ise filmin sonuna dek uyku ile uyanıklık arasında gidip geldikten sonra ‘’büyük uyanışını’’ gerçekleştirir ve ikinci doğumunu yaşar.

Samkhya öğretisinde ‘’Bilgi, benliğin özü önündeki peçeyi indiren bir uyanıştır yalnızca. Bu bilgi deneyimle değil, bir tür vahiyle elde edilir. Bu vahiy nihai gerçeği gözler önüne serer.’’ Gerek Tyler Durden gerekse Marla Singer karakterleri anlatıcının zihninde yarattığı ve Samkhya öğretisinin de kabul ettiği ikilikle açıklanabilir. ‘’Samkhya ruhların doğaları gereği özdeş olsalar da çoğulluğunu varsayar.’’

forum resmi


Anlatıcının konumunu nihilizm ile açıklamak isteyenlerin görüşlerine katılmadığımı filmin en doğru biçimde Hint düşünce sistemi ile yorumlanabileceğini düşünüyorum. Tibet felsefesi deyimini kullanan anlatıcı bu sözüyle hem Brad Pitt’in Seven Years in Tibet (1997) filmine gönderme yapar –başka bir sahnede de filmin gösteriminin yapıldığı bir sinemanın önünden geçeriz- hem de Uzak Doğu düşüncesine göz kırpar. Uzak Doğu düşüncesi derken Hint felsefesi, Çin ve Budha öğretileri ve özel olarak da klasik Samkhya öğretisini kastettiğimi söylemeliyim. Öğretiler, fikirler ve okullar arasında fark vardır ancak Budha’nın da dediği gibi ‘’birçok kez kadim yolu geçmiş azizlerin ve uyanmış kâmil kişilerin paylaştığı öğreti’’ tektir. Joseph Campbell de ‘’(…) mitolojik temaların evrensel olduğu ve bu doğaüstü motiflerin bir tek geleneğe ait olmadığı, tersine insan türünün dinsel söyleminin ortak olduğu ortaya çıkınca ortodoks ve kâfir, yüce ve ilkel arasındaki gerilimin kendiliğinden kalktığını’’ söylemektedir.

Klasik Samkhya tanrıtanımazdır ve dünyanın aldatıcı değil gerçek olduğunu kabul eder. Dünyanın sürmesinin ruhun (puruşa) cehaletine borçlu olduğunu, benlik kendini bilmediği ve bu cehalet nedeniyle acı çekip kullaştığı için var olduğunu söyler. Son benlik de kurtuluşa kavuşacağı anda, tam o anda Yaratılışın bütünü ezeli töz (praktri) içinde emilip kaybolacaktır.

Ruh ezelden beri psikolojik-zihinsel deneyimle yani hayat ve maddeyle bu aldatıcı ilişki içine sürüklenmiştir. Bunun nedeni cehalettir ve cehalet sürdüğü müddetçe acı da eksik olmayacaktır. Cehalet, hareketsiz, ezeli ve ebedi ruh ile psikolojk-zihinsel hayatın akışı arasındaki karışıklığın sonucudur. ‘’Acı çekiyorum’’, ‘’istiyorum’’, ‘’nefret ediyorum’’ demek ve bu ben’in ruhla ilgili olduğunu düşünmek yanılsama içinde yaşamak ve bunu uzatmak anlamına gelir. O halde hareket noktası yanılsama içinde olan her eylem ya daha önceki bir davranışın yarattığı gücün harcanmasıdır ya da hayata geçirilmeyi, şimdiki veya gelecekteki bir var oluş içinde tüketilmeyi talep eden bir başka gücün izdüşümüdür.

Samkhya’ya göre selamete erişmek için bir tek yol vardır. Ruhu eksiksiz olarak tanımak. Bu selamete erdirici bilginin edinilmesinde ilk aşama şudur. Ruhun vasıflara sahip olduğunu inkar etmek. Bu, acının bizimle ilişkili bir şey olduğunu inkar etmek, onun nesnel, ruhun dışında kalan yani değerden ve anlamdan arındırılmış bir olgu olarak kabul etmek anlamına gelir. Acı yalnızca deneyim Benlik’le özdeş kabul edilen insan kişiliğiyle ilişkilendirildiği ölçüde var olur. Ama bu ilişki bir yanılsama ürünü olduğundan kolaylıkla yok edilebilir. Ruh bilinip kabul edilince değerler iptal edilir, o zaman acı, acı veya acısızlık olmaktan çıkar, basit bir olgu haline gelir. Benliğin hür, ezeli ve ebedi ve etkisiz olduğunu anladığımız andan itibaren, başımıza gelen her şey, acı, duygular, istem, düşünceler artık bize ait olmaktan çıkar.

Tyler Durden’in, kimyasal bir madde dökerek anlatıcının elini yakması ve ‘’Normal bir yanıktan daha fazla acı verir ve yara izi bırakır. Acıyı hisset bundan kaçma. Acı ve fedakârlık olmadan hiçbir şey yapamazsın’’ demesi, anlatıcının dünyevi tüm şeylerle ilişkisini kestiği bir eve yerleşmesi benliğini tanıma, özgürleşme, maddenin kölesi olmaktan kurtulma yolunda attığı adımları göstermektedir. Anlatıcı tüm film boyunca gerek meditasyonlar gerekse yoga yoluyla bir inisiyasyon süreci yaşamaktadır. Kişiliğin gerçek olmayışı üzerinde meditasyon yoluyla en sonunda bencilliğini doğrudan kökleriyle birlikte yok eder. Filmin finalinde yaşananların böyle yorumlanabileceğini düşünüyorum.

Acı, onun ruhun dışında olduğunu, yalnızca insani kişiliği ilgilendirdiğini anladığımız anda kendi kendine yok olur.

Persona insanın dışadönük, anima ve animus ise içedönük yüzü olarak tanımlanmıştır. Anima arketipi erkek psişesinin kadın yönü, animus arketipi ise kadın psişesinin erkek yönüdür. Jung’a göre insan, karşıt cinse ait niteliklere de sahiptir. Kadın ve erkek her iki cinse ait hormonlar salgılamalarının yanı sıra psikolojik anlamda bazı tutum ve duyguları da birbirlerinden edinmişlerdir.

forum resmi


Platon'un Şölen isimli kitabında şöyle bir anlatı vardır. Aristofanes en eski insanın dört eli ve ayağı, yusyuvarlak bir boyun üzerinde birbirine tıpatıp eşit, ama ters yöne bakan iki yüzlü tek bir kafa, dört kulak, edep yerleri ve her şeyleri de ona göre hep ikişer olan yuvarlak sırtları ve böğürleriyle tostoparlak bir şey olduğunu söyler. Tanrıların, güçleri çok fazla olan bu insanlardan korktuklarından dolayı Zeus’un onları ‘’salatalık gibi’’ ortadan ikiye böldüğünü, Apollon ile birlikte yüzlerini boyunlarıyla birlikte tersine çevirdiklerini söyler. ‘’Apollon insanların derilerini şimdi karın dediğimiz yerde bir kesenin ağzını kapar gibi birleştirip orta yeri sıkı sıkı büzmüş ve bir tek delik bırakmış. İşte biz buna, göbek diyoruz. İnsanın yapısı böyle ikileşince, her yarı öbür yarısını özleyip, üstüne atlıyor, kollarını birbirine sarıp, yeniden bir bütün haline gelmek arzusuyla kucaklaşıyor, birbirinden ayrı hiçbir şey yapmak istemeyerek, açlıktan ve işsizlikten ölüp gidiyorlarmış.’’ İşte erkekteki anima ve kadındaki animus arketiplerinin bu alegori ile daha net anlaşılabileceği düşüncesindeyim. Klasik Yin ve Yang düşüncesi gibi zıtların birliğini oluşturdukları söylenebilir.

İnsanda potansiyel olarak var olan, toplumsal olmayan duygu, düşünce ve davranışlar ise gölge olarak tanımlanmıştır. Gölge arketipi insana evriminin ilk başlarından miras kalan hayvansal içgüdülerden oluşur ve insan doğasının hayvansal yönünü temsil eder. İnsandaki günah kavramından sorumlu olup dış dünyaya yansıtıldığında şeytani, düşmanca, saldırgan davranışlar ortaya çıkar. Genellikle toplumun onaylamadığı duygu, düşünce ve eylemlerin bilinç düzeyine çıkmasından sorumludur. Toplumsal ölçütler ve ideal kişilikle bağdaşmayan tutku ve coşkuları temsil eder ancak persona tarafından gizlenen ve kişisel bilinçdışına bastırılan gölgeden kaçınmak mümkün değildir. Hiç gölge bırakmayan gölge yoktur. Gölgesiz insan olamaz. İnsanın toplum içinde yaşamını sürdürebilmesi için gölgenin bastırılması gerekir. Bu bastırma süreci ancak gölgenin gücüne karşı koyabilecek bir persona’nın geliştirilmesi ile mümkün olur. Seks ve yaşam içgüdüleri gölge’nin bir parçasıdır. Filmdeki Tyler Durden karakteri ise gölge arketipi ile değerlendirilmiştir.

Anlatıcının ‘’Ve o anda her şeyin tabancanın bombanın ve devrimin Marla Singer adında bir kızla ilgili olduğunu fark ettim’’ demesinin ardından ortaya çıkması sürpriz değildir. Çünkü Tyler Durden avcı toplumundan neolitik topluma geçemeyen ve kadının gücünü kırmak isteyen bir ilkeldir. Tarımın keşfi ile insan kendi besininin üreticisi olunca, atalardan kalma davranış biçimlerini değiştirmek durumunda kalmıştır. Çünkü bitki ekimi eskisinden daha farklı yönlendirilen bir işbölümünü gerektirmiştir ve geçim araçlarının sağlanmasındaki başlıca sorumluluk artık kadınlara düşmekteydi.

QUOTE
Bitkilerin evcilleştirilmesi eskiden erişilemeyen bir var oluşsal durum yarattı ve dolayısıyla kimi değerleri alt üst edip, kimi yeni değerler yaratarak ön-neolitik insanın manevi dünyasını kökten değiştirdi. Tarımın keşfinin ilk ve belki de en önemli sonucu paleolitik avcıların değerinde bir krize yol açar; Hayvan dünyasıyla dinsel nitelikteki ilişkilerin yerini, insan ile bitkiler arasındaki mistik dayanışma adı verilebilecek olgu alır. O zaman dek hayatın özünü ve kutsallığını kemik ve kan temsil ederken, artık bu değeri sperm ve kan canlandıracaktır. Ayrıca kadın ve dişiliğin kutsallığı ilk sıraya geçer. Kadınlar bitkilerin evcilleştirilmesinde belirgin bir rol oynadığı için, ekili tarlaların sahipleri olurlar ve bu da onların toplumsal konumunu yükseltip ‘’anayer’’ gibi özgül kurumlar yaratır yani koca, eşinin evinde oturmak zorunda kalır. (M.Eliade)


Tek yakın arkadaşı Bob’un testislerinin alınarak göğüslerinin çıkmaya başlaması, evi havaya uçan anlatıcıya daha kötüsü de olabilirdi, kadının biri penisini kesip atabilirdi demesi, avcı toplayıcı insanlara yapılan gönderme, babanın terk etmesi vb.’’ bitki toplumuna geçişi içine sindiremeyen avcı erkeğin durumuna yapılan göndermelerdir. Tyler Durden’in ‘’Biz kadınlar tarafından yetiştirilmiş çocuklarız’’ demesi filmin en önemli temasıdır ve iki farklı biçimde yorumlanmalıdır. İlki milyonlarca yıl egemen olan erkeğin bu geçişi kabullenmemesi ve ilk fırsatta da egemenliği yeniden ele geçirmesi ikincisi de babaların olmadığı toplumda erkek çocukları annelerin büyütmeye çalışmasıdır.

İnsan tarihinin en eski günlerinde kadının büyüsel güç ve mucizelerinin evrenin kendisi kadar şaşırtıcı geldiğine kuşku yok. Bu kadına görülmemiş bir güç vermiştir ve nüfusun erkek kesiminin ana endişelerinden biri, bu güçten kurtulmak, onu denetlemek ve kullanmak olmuştur. Dövüş Kulübü hikayesi ile benzerliği vurgulaması için çok tanıdık geleceğine emin olduğum bir hikaye ile buradan devam edelim.

Tierra del Fuego Onalarında, örnek olarak, gizli erkek derneği evi veya Hain kökeni efsanesinin temeli bir ideadır. Lucas Bridge'in efsaneyi özetleyişi şöyledir:
QUOTE
Bütün ormanların hep yeşil kaldığı günlerde (…) uyuyan dağların çoğunun henüz insan olduğu günlerde, bu eskide kalmış günlerde büyücülüğü yalnızca Ona ülkesinin kadınları biliyordu. Onların kendi kulübeleri vardı ve erkekler oraya yaklaşmaya cesaret edemezlerdi. Kızlar, kadınlığa erişmeye başlayınca büyü sanatını öğrenmeye başlıyorlardı ve hoşnut olmadıkları herkese hastalık hatta ölüm getirmenin yolunu öğreniyorlardı.


Erkekler müthiş bir korku içinde ve boyun eğmiş, durumda yaşıyorlardı. Elbette köyü etle doyuracak ok ve yayları vardı fakat silahların büyü ve hastalık karşısında ne yararı var diye soruyorlardı. Kadınların baskısı arttıkça arttı ve durum kötüledikçe kötüledi öyle ki erkekler sonunda ölü bir büyücünün canlısından daha az tehlikeli olacağını düşünmeye başladılar. Birlikte bütün kadınları öldürmeye karar verdiler ve büyük bir kıyım yaparak insan biçiminde hiçbir dişiyi bırakmadılar.

Büyü çalışmalarına yeni başlayan kızlar bile ötekilerle birlikte öldürülmüştü öyle ki erkekler karısız kalmışlardı. Küçük kızlar büyüyene kadar beklemek zorundaydılar. O sırada ortaya büyük bir sorun çıktı: erkekler elde ettikleri üstünlüğü nasıl sürdüreceklerdi? Bir gün, kız çocuklar büyüdüklerinde bir araya gelip eski üstünlüklerini kazanabilirlerdi. Bunu engellemek için erkekler kendi gizli derneklerini kurdular ve kendilerine karşı birçok kötü tuzağın hazırlanmış olduğu kadın evini yok ettiler. Hain yanına hiçbir kadının gelmesine izin yoktu ve cezası ölümdü. Bu kararın kendi kadınları tarafından saygı görmesini sağlayabilmek için erkekler yeni tür Ona cin ailesi yarattılar. Kısmen kendi hayalleriyle kısmen halk öyküleri ve eski efsanelerden yaratılan bu garip varlıklar ev üyelerinde vücut bularak görünür oluyorlardı ve böylece kadınları Hain gizli toplantılarından korkutarak yaklaşmalarını engelliyorlardı. Bu yaratıkların kadınlardan nefret ettikleri ve erkeklerden yana oldukları, evin çoğunlukla uzun süren törenleri sırasında erkeklere büyülü yiyecekler bile verdikleri söyleniyordu. Sinirli oldukları Hain’den köye kadar gelen bağırtılar ve esrarengiz çığlıklarla anlaşılıyordu ve kadınlar bazen erkeklerin böyle heyecanlı bir oturumdan sonra yırtık yüzlerle, kanayan burunlarla döndüklerini görüyorlardı.’’

Kadınların büyüttüğü çocuklar sözü ile anlatılmak istenen ikinci anlatı ise erginlenme ritlerinin yerine getirilememesidir. Anlatıcı babası olmadığı için ikinci doğumunu gerçekleştirememiş ve bebeklikte takılı kalmıştır. Doğum ve anne kucağı etkilerinden kurtulamamış ve sonunda kadın düşmanı Tyler Durden aracılığıyla erginlenme ritleri düzenlemeye başlamıştır. Her erginlenme riti üç aşamalıdır; topluluktan ayrılma, dönüşüm ve topluluğa yeni bir rolle dönüş (ikinci doğum). Dövüş Kulübü üyeleri de toplumdan ayrılarak kulübe katılır, dönüşümü gerçekleştirirler ve ikinci doğumlarını gerçekleştirmiş olurlar.

QUOTE
Peder W. Schmidt'in anıtsal, on iki ciltlik The Origin of the Idea of God yapıtıyla temsilcisi olduğu ‘’Kültür Tarihi’’ okulunun görüşüne göre ilkel toplumda üç temel tipini veya evresini ayırma gereği duyuyorlar. Birincisi etnolojinin bildiği en ilkel insanlar: Bu avcı, balıkçı ve toplayıcı toplulukların etnolojik koşullan ataerkil veya anaerkil olduklarını gösterecek bir yapı taşımıyor, daha çok cinsler arasında eşitlik hüküm sürüyor.


Kültür tarihi okulunun tanımladığı ikinci ilkel toplum türü daha büyük, totemci avcı gruplar; klan sistemleri, yaş sınıfları ve ritüel ve mitos gelenekleri çok daha gelişmiş. Erkeklerin yetke ve rolü özellikle önem taşıyor ve erkekler lehine belirgin bir ayrımcılık vardır.

Tropik bitki yetiştirici kültürlerde ise üçüncü bir gelişim seyri vardır ve avcı topluluklardan tamamıyla farklı bir aşama ve toplumsal örgütlenme söz konusudur. Çünkü bu bölgelerde büyüsel-dinsel ve toplumsal avantajlardan yararlananlar erkekler değil kadınlardır, bitki toplayıcılığından bitki yetiştiriciliğe geçişi de onlar sağlamışlardır.

Birinci türdeki basit toplumlarda erkekler avcı kadınlar kök, yemiş, çeşitli türden kurtların, kurbağa, kertenkele, böceklerin toplayıcısıdırlar. İkinci tür toplumların geliştiği yerlerde av bolluğu bulunmaktadır ve tehlikeli av sanatı sürmektedir. Üçüncü türde ise beslenmenin temeli bitkilerdir. Burada üstün görünen kadınlardır: yalnız çocukları yapan değil, yiyeceği üreten de onlardır. Sebzeleri toplamak kadar ekip yetiştirmenin de olası olduğunu anlayarak toprağa değer kazandırmışlar ve sonuçta onun sahibi olmuşlardır. Böylece ekonomik ve toplumsal güç ve prestij kazanmışlardır ve anaerkil yapı oluşmuştur.

Üçüncü tür toplumun erkekleri tamamıyla gereksiz olduklarından ve eğer bazı yetkelerin iddia ettiği gibi cinsel ilişkiyle hamilelik ve doğum arasındaki bağıntı konusunda tamamıyla cahillerse, aşağılık duygularının derinliğini hayal edebiliriz. Eğer tepkileri çılgınlığa varıp gizli evler ve dernekler kurdularsa ve özellikle kadınlara karşı gizler ve korkular ürettilerse şaşmamak gerek! Peder Schmidt'in görüşüne göre bu gizli evlerin törenleri avcı kabile törenlerinden tamamıyla farklıdır. Psikolojik işlevi de tarihi de başkadır. Bu demeklere kabul ediliş genellikle seçimle olur ve sınırlıdır: herkes için değildir. Ayrıca propagandacılık eğilimi gösterirler, yerel kabilenin sınırlarını aşıp yabana halklardan da arkadaş ve üye bulmaya çalışırlar. Gizli erkek demeklerinde kafatası kültüne özel bir önem verilir ve kafa avcılığıyla ilişkilendirilir. Ritüel yamyamlık ve oğlancılık sık görülür, simgesel davul ve maske kullanımı çok yaygındır. İronik biçimde (fakat mantıksız değil) bu evlerin en önde gelen ilahları dişidir, yüce varlığın kendisinin de yüce anne olarak tasarlandığı görülür.

Kadınlar tarafından büyütülmüş olmaları erkek çocukların erginlenme sürecini yaşayamadıkları ve anne ile bağlarını koparamadıkları anlamına gelmektedir. İnsanın olgunlaşması yirmi yıl alır ve bu gelişim büyük bölümünde tamamıyla ana baba gözetimine bağımlıdır. Baba anlatıcıyı çocukken terk etmiştir. Anlatıcının bir baba modeli olmamıştır. Onun için baba modeli yerine koyabileceği tek kişi patronu olmuştur. Tyler ile yaptıkları konuşmada dövüş için anlatıcının patronunu, Tyler’in ise babası seçecek olması bunu doğrulamaktadır. Geza Röheim'in ‘’İlkel Savaş Psikolojisi’’ üstündeki çalışmasında ortaya koyduğu gibi baba ilk düşmandır ve her düşman babanın simgesidir. Gerçekten "öldürülen her şey baba olur." Kafa avcılığı ritlerinin belli yönleri (Dövüş Kulübü) bununla ilişkilidir.

Çocuğun yetişkinliğe geçişi gelişmiş toplumlarda yıllar süren eğitimle gerçekleşirken, ilkel düzeyde birçok kabilenin dinsel takviminin en önemli törenlerinden olan erginlik ritleriyle birdenbire kısa sürede tamamlanır. Örneğin, Orta Avustralyalı Aranda genci, on, on iki yaşlarına gelince, yaşıtlarıyla birlikte köyün erkekleri tarafından alınıp bir kaç kez havaya fırlatılır, bu sırada kadınlar çevrelerinde dans etmekte, kollarını sallamakta ve bağırmaktadırlar. Sonra her çocuğun göğsü ve sırtı erkekler tarafından karısının olması gerektiği toplumsal grubu gösteren basit desenlerle boyanır. Çocuğa, şimdi üstünde, kendisinin yaşayan karşılığı olduğu mitolojik atanın işaretini taşıdığı söylenir. Bundan sonra kadınlarla ve kızlarla oynayıp kamp yapmayacağı, erkeklerle birlikte olacağı anlatılır. Onlarla gidip kök toplamayacak, fare veya kertenkele gibi küçük hayvanların peşine düşmeyecek artık erkeklerle kanguru avına katılacaktır.

Doğumla erginleşme arasındaki yoğrulma dönemde sinir sistemi üzerinde iz bırakan belirli etkiler, en yaygın olan mitos imgelerinin çoğunun da kökenidir. Silinmeyen ilk etkiler doğum anının kendisinden kalmadır. Bebek tarafından, ciğerlerinin çalışmaya başlamasından önce yaşanılan kan dolaşımındaki tıkanma ve boğulma duyusu belirgin bir korku yaratır. Bunun fiziksel etkisi (öksürüğe tutulma, kan dolaşımında hızlanma, baş dönmesi ve hatta bayılma) korku anlarında az çok yinelenme eğilimi taşır. Yani doğum travması dönüşüm arketipi olarak güvenliğin yitirildiği ve kökten bir değişikliğe eşlik eden ölüm tehdidiyle birlikte güçlü bir duygusal etkiyle kendini gösterir. Bütün eşik geçişlerinde -yalnız rahmin karanlığından gün ışığına çıkarken değil çocukluktan yetişkinliğe ve yaşamın aydınlığından ölüm kapısının ardındaki ne olduğu bilinmeyen gizemli karardığa geçişlerde de- doğumla karşılaştırma vardır ve ritüel olarak, pratikte her yerde rahme dönüş imgesi yoluyla temsil edilmiştir.

İkinci etkiler öbeği ise çocuğun annesinin göğsündeki mutluluğuyla ilgilidir. Ve burada gene uzun süren bir gücün bağlamındayız. Meme emen çocukla annesi arasındaki ilişki ortak yaşam ilişkisidir. İki kişidirler ama tek birim oluştururlar.

QUOTE
Herhangi bir bireyin toplumsal olarak dayatılan bebeklik imgelerinin yeniden örgütlenmesinin etkisi karşısında beklenen tepkiyi oluşturmaması söz konusu olabilir. Bu kişinin kişisel referans sistemi dolayısıyla sezgileri bebeklik dönemindeki gibi kalabilir ve sapkın, yalıtılmış, utanılası ve korkularla dolu olarak, sözcüğün gerçek anlamıyla mitolojik ve ritüel eğitimli uygarlığın eğitimi yerine, çağımızın psikanalitik kanepesinde çok iyi belirlenmiş olan zihin karışıklığı çeşidine uğrayabilir, ikinci doğumun travmatik deneyiminde birey birincideki sakat doğum veya fiziksel kazayla karşılaştırılabilecek bir konum yaşayabilir. Sonuç olarak yerel mitosun imgelemini yaşarken kendi özel gerileme kipini gerçekleştirecektir. O zaman, ilerici işlev gören mitolojinin bilimsel olarak araştırabilmesi için bu gerileyici fantezileri kullanmak olağan durumla sapkınlığı birbirine karıştırmaktır.


Genç insan hayvanının kaba enerjisi kırıldığı bu rit ve öğretilerin ana amaçlarından biri, benlik duygusunun olabildiği kadar bastırılması ve katılım duygusunun geliştirilmesidir. Doğum imgesi anneden alınır. Kadın bir çocuğun geçici gövdesini doğurur ancak erkekler onu ruhsal olarak doğuracaklardır. Rahim sonrası gebeliği sürdürerek onun yetişkinliğe giden uzun büyüme sürecini tamamlayacak, gövdesini ve zihnini tazeleyerek ona ebedi, zaman ötesi kısmını ekleyeceklerdir.

Hiçbir çocuk –hiçbir kadın- bu ikili gizemin gerçek mucizesini bilmez; burada sonsuz ve geçici" aynı şeydir. Dünyanın bu gizli boyutu erkek ritlerinin keşfidir; bunlarla zihin bilgilere ulaşır ve çocuğun zihin sisteminin üstünde bir alana varılır. İkinci doğumun acı ve korkularına değen bir mucize ve merak kaynağıdır. Ve bu arada, dönüşümün fiziksel ve psikolojik uygulaması sırasında dünyevi annenin yok olmasının karşılığı olarak erkek çocuğun esnek zihni ve iradesi dünyevi yaşama ve erkeklik imgesine doğru yönlendirilir.

Erginlik ritlerinin amacı çocukları, erkek ve kız, yetişkin insanlara, anne babaya ve kabile üyesine dönüştürmekken erkek dernekleri (dövüş kulübü gibi) rezil, ahlaksız bir amaç güder ve buna ulaşmak için kullandığı araçlar da rezil, ahlaksızdır. Amaç, başlangıçta toplulukta bulunan cinsler arası eşitliği ve dayanışmayı yıkarak, kadınların korkutulması ve boyun eğdirilmesi yoluyla erkek egemenliğini kurmaktır. Bütün bunların kötü sonucu yalnızca cinsler arası toplumsal dengenin bozulması değil, bu tür araçlarla uğraşan erkeklerin de kabalaşması ve ben merkezli olmalarıdır.

Klostrofobi ve aynı anda yukarıdaki dünyadan her bağlamda kurtuluş duygusu, karanlığın yalnızca ışığın yokluğu değil yaşayan bir güç de olduğu bu karanlık gayya kuyularıyla dolu bir evde (anlatıcının zihni) Tyler Durden ordusunun askerlerini annelerinden koparmaktadır onları ‘’gerçek erkek’’ haline getirmektedir.

Project Mayhem tüm finansal kurumların, bankaların yok edilerek hesapların sıfırlanması, insanların maddiyata değil öz niteliklerine uygun yaşayacakları bir dünya ideali için oluşturulmuştur. Maddenin hiç farklılaşmamış ilk haline indirgenmesi, içsel deneyim düzleminde doğum-öncesi embriyon haline gerilemeye denk düşer. Rahme geri dönüş olarak tanımlanabilecek bu dünyanın kökenlerine simgesel dönüşle yani kozmogoninin yeniden hayata geçirilmesi yoluyla sağlanan iyileşme dünyayı ve insanlığı daha iyiye götürmek için vücut bulmuştur. Fight Club bu yönüyle bir eskatoloji mitosu olarak yorumlanabilir diye düşünüyorum.

Yalnız insan acı çekmez, acı kozmik bir gerekliliktir. Sırf zaman içinde var olma, bir vadesi olma olgusu bile acıya yol açar. İnsan, tanrılar ve hayvanlardan farklı olarak, kendi var oluş halini fiilen aşma olanağına sahiptir. Bir kurtuluş yolu bulunduğu konusundaki kesin kanı umutsuzluğa veya kötümserliğe yol açmaz. Acı evrenseldir, doğru ama özgürleşmek için acıyla nasıl başa çıkılacağı bilinirse, acı nihai değildir.

Acılarındaki katlanılmazlık ve süreklilik düşüncesiyle ölümlü yönüne bağlanmayı bırakan insan, Platon'un deyimiyle, ‘’doğumunda düzeni bozulmuş olan kafasındaki halkaları, dünyanın uyumunu öğrenerek yeniden düzeltmeye koyulur.’’ Bu durumdaki anlatıcı pek çok zorlu aşamaları geçmiş, meditasyon yardımıyla benliğini bulmuş, dünyevi şeylerden uzaklaşmış ve ikinci doğumunu gerçekleştirerek –kendi sözleriyle ‘’aydınlanarak’’- yeni bir hayata başlamıştır.

Anlatıcı yetişkinliğe geçişin tamamlayamamış, yetişkin olarak yeniden doğmak üzere bebekken ölememiş (yani ikinci doğumu gerçekleştirememiş) annesinden ve bebeklik etkilerinden kopamamış ve kişisel yapısının belirgin bir bölümü başarısızlık konumunda takılmıştır. Son cümle olarak toparlamak gerekirse, toplumsal koşullandırmalarla baş etmek yerine onları içselleştirerek karakterinin bir parçası haline getiren bu nedenle de kendisine yabancılaşan anlatıcı’nın yaşadığı inisiyasyon sürecinin anlatıldığı –burada Tyler Durden’den kurtulmak da vardır- yeni bir başlangıç umudu aşılayan eskatolojik öğeler barındıran muhteşem bir filmdir.

IMDB
» Fight Club (1999)

Fight Club (1999)
Yönetmen: David Fincher
Tür: Drama
Ülke: USA, Germany
Konu: An insomniac office worker looking for a way to change his life crosses paths with a devil-may-care soap maker and they form an underground fight club that evolves into something much, much more...
Puan: 8.9/10 (868.947 oy)
Süre: 139 Dk.
Oyuncular (ilk 10): Edward Norton, Brad Pitt, Helena Bonham Carter, Meat Loaf, Zach Grenier, Richmond Arquette, David Andrews, George Maguire, Eugenie Bondurant, Christina Cabot

IMDB: http://www.imdb.com/title/tt0137523/


» Tıkla Katili Öğren - Tekrar Tıkla Bilmiyormuş gibi yap - Click to show Spoiler - click again to hide... «


Bu ileti pirpir tarafından Jan 24 2014, 11:57:04 PM yeniden düzenlenmiştir.
User is offlineProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
erdm
mesaj Mar 28 2010, 04:41:20 AM
İleti #2


New Member
*

Grup: Yeni Üye
İleti: 10
Katılım: 2-March 10
Üye No.: 100,525



Uzun ve zengin bi inceleme olmuş elline sağlık..
User is offlineProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
Hayali İcraat
mesaj Mar 28 2010, 11:54:30 AM
İleti #3


It hurts when I remember me...
****

Grup: Validating
İleti: 3,961
Katılım: 6-March 04
Üye No.: 255



Sevgili judass'ın incelemeleri bir incelemeden de öte, bir ters mühendislik çalışması. Hiç düşündünüz mü, Tyler Durden neden psikolojik yardım gruplarına katılıyor? Tamam, bir arayış içerisinde ama bu arayışın sonucu neden gruplara katılmak oluyor? Kendini tecrit etmek istediğinde neden kaçıp dağ başına saklanmak yerine apartman dairesini havaya uçuruyor? Alternatif bir sistem, bir alt kültür yaratmak istediğinde elinin altında onca yöntem, onca enstrüman varken neden Dövüş Kulübü gibi bir oluşumu neden tercih ediyor? Filmde bunları sorgulamıyorsanız, karakterin inandırıcı olmasındandır. Sevgili judass'ın incelemelerinde karakterin organik olmasını sağlayan bu kararların sebep sonuç ilişkilerini, insan psikolojisindeki kökenlerini, tarihten gelen bağlarını okumak bana büyük keyif veriyor. Ve evet, senaryolar gerçekten bunlar bilinerek yazılıyor, karakterler gerçekten bu bilgiler ışığında yaratılıyor. Aksi takdirde o karakter "insan" olmuyor, yapay duruyor, iki boyutlu oluyor. Transformers, 2012 oluyor o film, Dövüş Kulübü, Kıyamet, Karanlık Şehir olmuyor.

Çok teşekkürler, judass. Böyle bir filme böyle bir yazı yakışırdı zaten.

Bu ileti Hayali İcraat tarafından Mar 28 2010, 12:01:15 PM yeniden düzenlenmiştir.
User is offlineProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
noThing Left
mesaj Mar 28 2010, 12:55:29 PM
İleti #4


I can't trust anyone
**

Grup: Üyeler
İleti: 223
Katılım: 26-February 10
Nereden: İstanbul
Üye No.: 99,011



Güzel bir açıklama olmuş eline sağlık. Film için söylenecek bişey bulamıyorum zaten biggrin.gif
User is offlineProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
tyler78
mesaj Mar 28 2010, 01:01:18 PM
İleti #5


barabapbapbap...
Group Icon

Grup: Kıdemli Üye
İleti: 7,322
Katılım: 4-September 05
Nereden: Aydın
Üye No.: 26,023



Dilin bana bayağı ağır da gelse bu kadar ayrıntılı ve güzel bir inceleme için teşekkür ederim. flowers.gif

Keşke bir dergiden falan okusak yazılarını. Özellikle uzun olunca monitör karşısında gözlerim odak noktasını kaybediyor okurken. smile.gif Yazıcıda kağıt kalmış olsa yazdırıp okuyacaktım.
Üye ForumdaProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
1023
mesaj Mar 29 2010, 05:47:59 AM
İleti #6


Carpe Mortem
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,971
Katılım: 11-July 09
Üye No.: 84,443



Bu güzel yazı için teşekkürler Judass. Büyük bir zevkle okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. flowers.gif
User is offlineProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
Ha-lim
mesaj Mar 29 2010, 10:36:29 AM
İleti #7


Master
****

Grup: Üyeler
İleti: 1,262
Katılım: 11-February 09
Üye No.: 67,355



Gayet güzel ayrıntılı fight club a yakışır bir çalışma teşekkürler.
User is offlineProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
KamaChi
mesaj Mar 30 2010, 01:15:35 AM
İleti #8


Dengemi Kaybettim, Hükümsüzdür!
Group Icon

Grup: Etkin Üye
İleti: 1,048
Katılım: 9-November 05
Üye No.: 39,844



İnceleme için çok teşekkürler.Bazen yazılarını okuyunca ben farklı birşey izledim diyorum.Fazla terim ve din felsefesi kafamı bulandırsa da genel itibarı ile çok güzel bir yazı olmuş.
User is offlineProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
challenge64
mesaj Mar 30 2010, 06:27:56 PM
İleti #9


New Member
*

Grup: Yeni Üye
İleti: 18
Katılım: 4-February 10
Üye No.: 90,617



Güzel bir inceleme olmuşş..Bu filmi defalarca izledim,ve her izlediğimde de görmediğim başka bir açısını yakalıyorum...İnceleme için tekrar teşekkürler....
User is offlineProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
arminius
mesaj Mar 31 2010, 09:04:53 PM
İleti #10


Master
****

Grup: Üyeler
İleti: 2,420
Katılım: 11-February 09
Üye No.: 68,393



Bu muhteşem filme yaraşır muhteşem inceleme olmuş.Tekrar izleme isteğini körüklüyor.
User is offlineProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
#berk
mesaj Apr 12 2010, 12:05:09 AM
İleti #11


New Member
*

Grup: Yeni Üye
İleti: 21
Katılım: 20-March 10
Üye No.: 105,995



Hocam bunu sen mi yazdın? smile.gif) Helal olsun valla. Aslında bende yarısı kadar name yapardım ama seninki kadar akademik çalışamazdım. Uygun bir zamanımda okuyup filmle ilgili kendi nacizane yorumu mu da yapacağım.

Not: "Unutulmazlar" adlı forumdaki Fight Club konusu neden kapatılmış ve buraya yönlendirilmiş anlayamadım doğrusu. İncelenmesi ayrı, unutulamıyor olması ayrı bir hadise. Ki Fight Club gibi o kadar hayranı olan, dehşet-ül vahşet bir filmin unutulmaz bir film olarak değerlendirilip o konu altında başlığının açılması gereklilik gibi birşey zaten smile.gif

Bu ileti #berk tarafından Apr 12 2010, 12:10:18 AM yeniden düzenlenmiştir.
User is offlineProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
irbis
mesaj Apr 17 2010, 02:48:07 PM
İleti #12


"irbis"
Group Icon

Grup: Çevirmen
İleti: 991
Katılım: 15-July 09
Nereden: Evli değilim.
Üye No.: 84,444



Süper bir film. Süper bir inceleme. Çok teşekkürler.
User is offlineProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
a-z-i-z
mesaj Apr 26 2010, 07:28:01 PM
İleti #13


Daigoro
Group Icon

Grup: Sinefil
İleti: 1,722
Katılım: 29-August 04
Nereden: Simeranya
Üye No.: 8,001



Sadece bir film olup, aynı zamanda sadece bir film olmayan sinema yapıtları hep belirli bir birikimin içinde kültür, zamane politikaları, mitoloji, tarih, vb. gibi alt yahut destekleyici başlıkları ile bir eser, bazen bir baş yapıt haline geliyorlar. Dövüş klübü ile Matrix filmi ile aynı senede ve milenyum öncesi arz-ı endâm etmesi dikkate değer bir noktadır.

Bu ve benzer filmler, bir tarafıyla, Amerikan sinemasının kuruluş yahut varoluş amacının ötesinde, yavaş yavaş son dönem Amerikan sinemasının pek çok örneğinde dikkate takıldığı hali ile sinemanın başlı başına bir toplu psikolojik seansa dönüştürülmesinin önemli birer taşları olarak duruyor. Bu bakış açısından bakıldığı zaman felsefik altyapısının yanısıra filmin içinden çıktığı toplumun sosyolojik ve psikolojik unsurlarını da dikkate almak gerektiği inancını taşıyorum. Ve burada ilave bir tespit ile aslında bu psikolohijk ve sosyolojik, felsefi, vb. unsurların bir köşe kapmaca oyunu gibi birbirlerinin köşelerine zaman aşırı seyahatler yapabileceğini, yani zaman geçtikçe konunun bakan göze göre bir tarafı ile ağır basabileceğini düşünüyorum.

Zamanımız ise bir hastalık zamanıdır, bir tümörün oyuncağı gibiyiz. Aynı filmdeki kahramanımız gibi ne giydiğimiz kişiliğimizi daha iyi yansıtır derdi ile kendimizi rahat hissedemiyoruz. Bu yeni dünya her şeyin bir tanımlı, alfabetik düzene tabi olmasını istemektedir. Kim bilir belki bunun ilahi gücü taklitten öte başka psikolojik unsurları da vardır. Bu alfabetik tanımlamanın, kütüphanedeki kitapların bir düzene göre kayıtlı olması, sıra ve raf numalaranın aranan şeyin çabuk bulunmasını sağlanmasına benzer bir getiriye hizmet ettiğini düşünebiliriz. Bu getiri de aslında çağımızın bir bağımlılığı olmuştur. Hızlı ve öfkeli bir çağdayız nihayetinde.

Fakat bu hızın ve karmaşaya benzer öfkenin geriye dönüp basit dayanakları ve temelleri olan hikâye ve olaylardan medet umar noktaya gelmesi yine felsefenin ve bilimin, fakat en çok da sanatın günümüz için ne kadar gerekli olduğunu ispat eder niteliktedir.

Düvüş Klubü filminin kişisel içselleştirmeye yönelik felsefi yönü bu tanımlama merakı yüzünden beni pek ilgilendirmiyor, bu tür bir tanımlama ile anlamaya çalışacağımız şeyin varacağı çözüm ve önerilerin geçersiz olmasa bile eksik olacağına inanıyorum. Benim annemi niye çok sevdiğimin irdelenmesinin, hangi evrelere ya da mitosa dayandığının tespiti benim anneme olan sevgimin gerçekliğini artıracak mıdır, bilemiyorum. Farkındalığın illa elle tutulur ölçülebilir bir husus olması gerektiği fikrine pek alışamayacağım, bu yüzden.

Benim sade, düz vatandaş bakış açımdan film, kapitalizmin başkentinde yaşayan bedbaht insanların (bana kalırsa tek bir tip insan yerine bir çoğunluktan konu var ortada) haykırış ve gerçek acılarına bir çözüm arama niyetinde olacağı yerde, biraz da yine benliğine işlemiş amerikan-batı tarzı bakışıyla bunu yüceltmiş ve tütsülendirilmiş bir dumanlı havada göstermeye çalışan bir bir şımarık çocuğun oyuncağı olarak göründü bana. Bu tanımlama ve felsefik altyapı da bu yüceltme işinin makyajı oldu. Çözümü yine sorunu yaratan dünyanın yukarda temas etmeye çalıştığım figürlerine benzer yollarla aramaya çalışan, ve bunların arasında kaybolan, daha iyisi kendine kılavuz olarak seçtiği kargaların sesini dünyanın en güzel sesi olarak bize yedirmeye çalışan bir hoş sâdâ.

Ha benim için de bir başyapıttır, o ayrı.
User is offlineProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
tigger
mesaj Apr 27 2010, 08:59:57 AM
İleti #14


Master
Group Icon

Grup: Kıdemli Üye
İleti: 4,421
Katılım: 2-May 04
Üye No.: 1,836



Sonunda "Hadi canımm!! Yuh artık!!" gibi efektleri vermemi sağlayan ender başyapıtlardan birisi sanırım bu film. Edward Norton'nun oyunculuğunu konuşturduğu bir film.

Bu ileti tigger tarafından Apr 27 2010, 09:00:28 AM yeniden düzenlenmiştir.
User is offlineProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
cglrshn
mesaj Apr 27 2010, 09:13:24 PM
İleti #15


Konektör
**

Grup: Üyeler
İleti: 118
Katılım: 20-January 10
Nereden: Esk, Ank, İzmir
Üye No.: 84,547



Oldukça güzel ve okurken "Aa, sahi" şeklinde tepkiler vermeme sebebiyet veren bir inceleme olmuş. Tebrik ederim. Fakat diğer taraftan kitabın yazarı Chuck Palahniuk'nin bu kadar detaylı bir düşünsel süreç yaşadığını da sanmıyorum açıkçası. İşin sebebinden ziyade, sonuç çıkarmaya odaklı yargılar var sanki.
User is offlineProfiline GitÖM
Go to the top of the page
+Quote Post
4 Sayfa V  1 2 3 > » 
Konuya Cevap EkleYeni Konu Baslat
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



rss Basit Görünüm Şuan: 23rd July 2014 - 11:50:20 AM